Ekonomi

Orta Vadeli Program Türkiye ekonomisine ne vadediyor?

07.09.2026 05:26

Orta Vadeli Program (OVP), hedeflerinin neredeyse hiç tutmaması ve her yıl baştan yazılması yüzünden kamuoyunun pek gündemine girmeyen bir belge. Oysa tam da bu yüzden okunmaya değer.

2027-2029 yıllarını kapsayan OVP, 6 Eylül'de açıklandı.

OVP bir kehanet olarak işe yaramıyor ama hükümetin bir yıl içinde neyi feda edip neyi etmediğini, tüm demeçlerden çok daha dürüst biçimde ele veriyor.

Yeni OVP'de de pek çok hedef bir yıl öncesine göre baştan yazıldı.

Enflasyon patikası hem daha yukarı hem daha sağa kaydı, yani "kağıt üzerinde bile olsa" tek haneye inişin tarihi iki yıl daha ertelendi.

Cari açık kalıcı olarak genişledi. Bütçe, önümüzdeki yıl yeniden gevşiyor. Ama tüm bu revizyonların arasında bir gösterge şaşırtıcı bir sabitlikle duruyor ki o da büyüme.

2026, 2027 ve 2028 için hedeflenen büyüme oranları, geçen yılki programa göre en fazla 0,5 puan aşağı çekilmiş durumda. Bunun tesadüf olduğunu düşünmüyorum.

Büyüme, siyasetin dokunmaya yanaşmadığı kırmızı çizgi. Sorun şu ki, kredibilitesi zayıflatılmış bir Merkez Bankası, zayıf kurumsal yapı ve de kalkınma odaklı bir programın olmadığı bir ortamda, büyümeden feragat etmeden enflasyon düşmüyor.

Düşmeyince de gelen büyüme toplum tarafından hissedilmiyor.

Bu yazıda yeni programın tahminlerini para politikası merceğinden okumaya çalışacağım.

Eski programda 2026 için %3,8, 2027 için %4,3, 2028 için %5,0 büyüme hedeflenmişti.

Yeni programda bu sayılar sırasıyla %3,3, %4,2 ve %4,6'ya çekildi, yani ortalama 0,3 puanlık bir aşağı revizyon yapıldı.

Buna karşılık aynı üç yıl için enflasyon hedefleri %12,4, %12,0 ve %5,5 puan yukarı çekildi.

Kaynak, SELVA DEMIRALP

Beş göstergeden dördü; enflasyon, cari açık, kur ve kamu yatırımı, ciddi biçimde revize edilirken büyümenin bu kadar az oynaması, büyümenin bir tahmin değil bir tercih olduğunu düşündürüyor.

İşsizlik hedefi de aynı korumacı mantıkla hareket ediyor. 2026 için %8,4 yerine %8,1 telaffuz edilmiş, yani büyüme kadar olmasa da işsizlik tarafında da kötü bir sürpriz yok.

En geç 2028'de seçimlerin beklendiği bir takvimde iktidar büyüme ve istihdam hedeflerini aşağı çekmek istemez. Bunu anlıyorum. Ancak esas sorun 2023 genel seçimleri sonrasında geçen üç yıllık dönemde de enflasyonu düşürmenin hiçbir zaman politika önceliği olmamış olması.

Zira enflasyonu düşürmenin maliyeti "acı reçete" olsa da Türkiye'de enflasyonu düşürmemenin siyasi maliyeti çok az. Hal böyle olunca Merkez Bankası'na tanınan alan da son derece sınırlı ve kısa soluklu oluyor.

Büyümede 2026'daki ufak sapmanın kendine özgü bir açıklaması var.

Programın ana metni, 2026 için hedeflenen %3,8'in altında kalınmasını üç unsura bağlıyor: Şubat ayında patlak veren ABD/İsrail-İran savaşının tetiklediği dış talep zayıflığı, küresel ticaretteki yavaşlama ve dezenflasyon sürecinin gerektirdiği sıkı finansal koşullar.

Yani bu ufak kayıp kısmen dışsal bir şokun, kısmen de zaten yürütülen dezenflasyon programının kendisinin sonucu olarak yorumlanmış.

Ben kendi adıma siyasetin bunu bilinçli bir tercihle, "büyümeden feragat ederek dezenflasyonu hızlandıralım" diye yaptığına ihtimal vermiyorum.

Nitekim program 2027'de büyümeyi yeniden %4,2'ye, yani eski programın 2027 hedefine (%4,3) neredeyse eşitleyerek, geçen yılki patikaya dönme niyetini de ortaya koyuyor.

Yani 2026'daki düşüş bir tercih değil, büyük ölçüde dışsal bir şoka verilen tepki kanımca, ve hükümet ilk fırsatta eski patikaya dönmek istiyor.

Bunu 2024 başında da yazmıştım: Güçlü bir dezenflasyonun büyümeden neredeyse hiç feragat etmeden elde edilmesi ancak çok güçlü bir sermaye girişi ya da çok yüksek bir merkez bankası kredibilitesiyle mümkün olabilir. İkisi de bugün mevcut değil.

İlginç bir ayrıntı bunu doğruluyor. Merkez Bankası, 13 Ağustos'taki enflasyon raporu toplantısında 2027 ve sonrası için hedef açıklamayı tercih etmedi, bu kararı OVP'ye bıraktı.

OVP sunumunda söz alan Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan da gerek 2026 yıl sonu tahmini ve gerekse ileriye yönelik hedeflerdeki yukarı yönlü güncellemeleri "maliye politikasıyla eşgüdümün" bir sonucu olarak izah etti.

Fatih Karahan'ın bu tutumunu, siyasi otoritenin enflasyonu ikinci plana atan bakış açısının kamuoyu ile açıkça paylaşılması şeklinde yorumladım.

Karahan kanımca "Hükümetle ortak belirlenen enflasyon hedefi gördüğünüz gibi son derece yüksektir, bize tanınan alan budur, Merkez Bankası'ndan bunun ötesinde agresif bir duruş beklemeyin" dedi.

Kaynak, Maksim Konstantinov/SOPA Images/LightRocket/Getty Images

Kredibilite yüksek olsaydı, sadece hedefin ilan edilmesi bile beklentileri çıpalar, ücret ve fiyatlama davranışını değiştirir, düşük bir maliyetle dezenflasyon sağlanabilirdi.

Bizim gibi kredibilitesi düşük bir ortamda ise beklentiler hedefe değil, geçmiş enflasyona ve gözlemlenen talebe göre şekilleniyor.

Her ıskalanan hedef bir sonrakine daha az inanılmasına yol açtığından, bu kısır döngü kendi kendini besliyor.

Böyle bir ortamda büyüme korunursa, talep kısılmadığı için enflasyon da istenen hızla düşmüyor. Yeni programın enflasyon patikasının hem daha yukarıda hem daha geç tek haneye inecek şekilde kurgulanmış olması, tam olarak bunun itirafı sayılabilir.

Genel patikaya bakınca enflasyon ve büyüme arasındaki içsel tutarsızlığın bir miktar hafiflediğini görüyoruz.

Büyüme neredeyse hiç kırpılmazken, enflasyonun üç yıla yayılarak yukarı çekilmesi, eski programın tek yılda öngördüğü sert düşüşe göre daha inandırıcı bir görüntü çiziyor. Ama 2027'nin kendisine bakınca eski hikaye, yani "soğumadan dezenflasyon" iddiası büyük ölçüde duruyor.

Program 2026 sonu enflasyonu için %28,4 olarak telaffuz ediyor. Bu tahmin geçen yıla göre piyasa beklentilerine daha yakın, hatta Merkez Bankası'nın 13 Ağustos'ta açıkladığı enflasyon raporundaki %28 tahmininin bile üzerinde.

Benim tahminim, yıl sonu manşet enflasyon verisinin %30 ya da biraz üzerinde oluşacağı yönünde. Dolayısıyla 2027 sonu için konulan %21'lik tahmin kabaca 10 puan gibi iddialı bir düşüş ima ediyor.

Türkiye'de enflasyonu düşürmemenin siyasi maliyetinin olmamasından bahsetmiştim. Burada hepimize düşen görev ve hepimizin eksik yaptığı, enflasyonla ilgili kamuoyunun bilinçlendirilememiş olması.

Enflasyon düşmediği sürece, istatistiklerde görülen büyüme sofraya yansımıyor.

Ücretli kesim için asıl önemli olan büyüme rakamı değil, satın alma gücünün nasıl seyrettiği.

Enflasyon yüksek seyrettikçe reel ücretler geriliyor, büyüme kağıt üzerinde gerçekleşse de hanehalkı bunu hissetmiyor. Üstelik korunan büyümenin bileşimi de enflasyonist yönde, kamunun ve hanehalkının harcaması aynı anda canlı kalıyor.

Bu da toplumda "Büyüyoruz ama zenginleşmiyoruz" hissini pekiştiriyor ve acı reçete konusunda gerekli toplumsal desteğin oluşmasını daha da zorlaştırıyor.

Üstelik ücret zamlarının geçmiş enflasyona endekslenmesi alışkanlığı sürdükçe, bugünkü yüksek enflasyon yarının ücret pazarlıklarına da taşınıyor.

Kısır döngü sadece Merkez Bankası'nın değil, işçi ve işverenin masasında da tekrarlanıyor. Oysa bu desteğin oluşması, reçetenin yarıda kesilmemesi için de bir ön şart.

OVP'de zımni Dolar/TL kuru patikası 2027'den itibaren belirgin biçimde yukarı revize edilmiş. 2027 için 56,1'e karşı 50,7, 2028 için 63,7'ye karşı 53,8.

Enflasyon patikası ile karşılaştırdığımızda değerli TL politikasından 2027 itibarıyla büyük ölçüde vazgeçileceği sinyalini alıyoruz.

Grafikte görüleceği gibi kur ile enflasyon bu dönemde aynı hızda gitmeye başlıyor.

Normalde böyle bir vazgeçiş enflasyonist bir etki yaratır ama 2027 ve sonrası için öngörülen enflasyon düşüşünün hızı, yıllık yaklaşık 7 puan.

Eski OVP'nin 2026 sonrası öngördüğü düşüş hızıyla hemen hemen aynı. Bu da patikadaki yukarı kaymanın kur politikasındaki değişikliğin fiyatlanmasından çok, 2026'da tutmayan hedefin ileriye doğru mekanik yansıması olduğunu düşündürüyor.

Dolayısı ile kurda reel değerlenmeden vazgeçiliyorsa enflasyon patikasına yansımayan riskler bir tutarsızlık yaratıyor.

Üstte zımni kur patikası (eski ve yeni OVP), altta yeni OVP için yıl sonu (Tüketici Fiyat Endeksi) TÜFE ile yıllık kur değer kaybı: reel değerlenme 2025-2026'da oluşuyor.

2027'den itibaren kur enflasyonla baş başa gidiyor ve birikmiş değerlenme geri alınmadan kalıcılaşıyor.

Cari açığa döndüğümüzde, 2026 cari açığı eski hedefin iki katından fazlasına, 47,5 milyar dolara çıkıyor ve sonraki yıllarda da yeni program eski programın öngördüğü seviyenin belirgin üzerinde kalmaya devam ediyor.

TL'nin enflasyonun gerisinde kalacak şekilde değer kaybetmesi ithalatı ucuzlatıp ihracatı pahalılaştırıyor. Bu baskı 2026'dan itibaren kalıcı hale geldiği için fatura da geçici değil kalıcı biçimde cari dengeye kesiliyor.

Cari açık, eski hedefin iki katından fazla genişledi.

Yeni OVP'nin sayıları bana tek bir hikaye anlatıyor: Büyümeye dokunulmadığı sürece enflasyon istenen hızla düşmüyor, düşmeyen enflasyon da gelen büyümeyi görünmez kılıyor.

Kur ve cari açıktaki bozulma da bu resmin bir parçası, kredibilite açığının yarattığı maliyetin bir başka tezahürü.

Faturayı ödemeden partiden çıkmak mümkün değil, bu kez de fatura büyümeye değil, enflasyona, kura ve cari açığa yazılmış durumda.

Acı reçete konusunda toplumsal bir mutabakat oluşmadan, bu fatura her yıl yeniden ertelenmeye devam edecek gibi görünüyor.

Bir yıl sonra üçüncü OVP'yi karşılaştırırken de büyük olasılıkla aynı tabloyla karşılaşacağız. Değişen sadece hangi göstergenin faturayı üstlendiği olacak.